5/13/2007

Second Coming




The Stones Roses'un nasıl bir grup olduğunu anlatmaya çalışmak en az Tanrı'nın varlığını ya da yokluğunu ispatlamaya çalışmak kadar beyhude bir çaba. Pop müzik tarihinde sadece iki albümle bu kadar derin iz bırakan başka kaç grup vardır bu apayrı bir anket konusu. Ama bu anketin çok kısa süreceği ve bir noktadan sonra saçma sapan cevaplarla kalitenin düşeceği oldukça açık. Bu yüzden boşverin anketleri, müzik setinizi ve zihninizi saçma sapan şeylerle bulandırmayın. Yol yakınken dönün. Zira dünya üzerinde yapılmış çok fazla kayda değer geri dönüş albümü yok. Bütün bunlara rağmen the second coming hakkında bir takım kendini bilmez şaşkınların yaptığı patetik çirkefliklere yanıt vereceğim yüksek müsadenizle:

Second Coming;

1) Adı üstünde bir ikinci dalga albümüdür. Zaten birinci dalga ile beyni yanan bir kuşağı hayata döndürme operasyonudur. Bu açıdan fonksiyoneldir ve belirli bir amaca hizmet etmektedir.

2) Dünya üzerinde hiç bir pop müzik grubu müzik kariyerinin ikinci albümünü 11 dakika 22 saniyelik bir şarkıyla açmamıştır. Bu basit kelimelerle açıklanabilir. Cesaret ve haklı bir kendine güven. Sizin de grubunuzda Mani basist, John Squire ise gitarist olsa ve tutun ki siz de Ian Brown olsanız "güven" kelimesinin sözlük karşılığı için kendi grubunuzdan başka söyleyebileceğiniz tek özel isim Paul Weller olurdu.

3) Madchester'ın resmi kapanış albümüdür. Rock'n roll'un aslında bir dans müziği olduğunu, kentli kökenlerden geldiğini ve orta sınıf için tehlike demek olduğunun resmi kanıtıdır.

4) "I wanna be adored" dileğinin gerçek olmasının ardından gelen şükran duygusudur.

5) Bas gitar, davul ve gitarın Sandinista'dan bu yana konakladıkları en iyi butik oteldir.

6) Kapanışıyla Dan Brown'un bile bilmediği bir sırrı bize sunar, harika bir ifşaat sofrasına bizi buyur eder ve der ki: İsa zenci bir kadındır.

Memur Bey İnanın Bir Şey Çalmadım Savunma2



Her şeyden önce bütünlük açısından (bkz: memur bey inanın bir şey çalmadm savunma1)

Bugün aldığım iki lp.'yi söyleyince bu tip bir savunma için bana hak vereceğinizi düşünüyorum. "Darkness on the edge of Town" ve "Home&Abroad". Heyhat! Son 15 sene içinde müzikal açıdan hiç bir gelişme olmamış hayatımda. 2007 yılında hala daha parasını Springsteen ve Weller plaklarına harcayan kaç kişi tanıyorsunuz ki? "Uzay 1999"'un üzerinden tam 8 sene geçmiş ve hala atmosferin dışına çıkamadım.

Memur Bey, bir şey çalmadım bir türlü inandıramıyorum size. Dilerseniz en baştan anlatayım. Her şey Anıl'ların evinde başladı. Ağabeyinin kasetlerini karıştırırken. O arzu nesnesi ile karşılaşmam bir tür milat sayılabilir. Bruce Springsteen and the E-Street Band Live 1975-1985 Hala heyecanlanıyorum kapağına bakınca. 3 kasetlik bir kendini keşfetme öyküsü. O zamana kadar müzik bana çok bir şey ifade etmiyordu. Yani tamam dinliyordum. Ergenliğe, fazla kilolara, kızlara ve satrançta yenilmeye öfkeliydim. Bu yüzden heavy metal dinlior ve testesteron salgılıyordum. Bu yüzden şarkı sözlerini değil cazır cuzur gitarları dinliyordum. Hikayeler önemli değildi. Onlar okunan şeylerdi ve dünyanın en güzel hikayelerini de Boston'lu yaşlı bir adam yazıyordu. Edgar A. Poe. Daha fazlasına ihtiyacım yoktu. Edgar Bey ve Iron Maiden. Ama ne olduysa Patron ve tayfasının 10 sene boyunca verdikleri konserlerden seçmeleri barındıran o kutsal nesneyi dinlediğimde oldu. Benim ağabeyim yoktu. Kardeşim de yoktu. Ölesiye tek çocuktum ve ne halt bulursam bir şekilde tek başıma buluyordum. Springsteen dinlemek için bir ağabey sahibi olmak gerekiyormuş. Çok geç olmadan bunu öğrenmiş ve o bunun farkında olmasa da Anıl'ın ağabeyini ödünç almaya başlamıştım. Ağabeyi de bunun farkında değildi ama kasetleri farkındaydı sanırım. Neyse uzatmanın alemi yok. The river, Badlans, Racing on the streets, Thunder road, Born to run, The promised land. Şimdilerde tuhaf geliyor ama internet olmadığı için şarkı sözlerini bulmak hiç kolay değildi. Bu yüzden kasetleri ileri geri sararak anlayamadığım yerleri öğrenmeye çalışıyordum. Anadolu Lisesi İngilizcem yettiği kadar (Gülçin Şendil isimli bir İngilizce öğretmeni ile buna mucize yaratmak bile denebilir) en azından genel hatlarıyla bu beyaz tshirtlü adamın neler anlatmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Aslında vakit alıyordu ama gördüğünüz üzere 15 senedir bu işe zaman ayırmaya devam ediyorum ve yapacak daha iyi pek az şeyim var.
Birden bir şeyler değişmeye başlamıştı. Müzik ve kadınlar değişiyordu. Artık hikayeler dinliyordum. Hepsinde kendimden bir şeyler bulabildiğim söylenemez ama en azından daha kişisel şeylerle ilgilenmeye başlamıştım. Aynı dönemlerde Zülfü Livaneli'nin Merhaba'sını da dinlemiş ve "Vuruldum ey Halkım" demiştim. Ama bu başka bir savunma konusu. Konuyu dağıtmayayım Memur Bey, nerede kalmıştım evet daha kişisel şeyler diyordum. Kesinlikle çok daha kişisel şeylerle ilgilenmeye başlamıştım. Bu kişisel şeylerin başında da Müzik geliyordu. Benim müziğim diyebileceğim şeyler. Asosyal şeyler. Zaten bir imkanım olmasa da kitle ile paylaşmaya niyetimin olmadığı, kendime sakladığım şeyler. Springsteen bunların başlangıcı oldu. Bu başlangıç The Smiths'e kadar sürecekti.
The Smiths hakkında şunu söylemek belki biraz iddialı olacak ama sanırım söylemezsem yeterince açık olmadığımı düşüneceğim ve Memur Bey kanundan kaçılmaz değil mi? The Smiths, The Beatles'dan beri dünyanın gençliğinin başına gelen en güzel şey. Elbette B.B ve M.M'de başa gelen bu kadar güzel çekilir şeylerdi ama yine de gençlik deyince nedense aklıma bu ikisi geliyor. Bir kere Morrissey denilen adam herşeye ayar veriyordu. Hem de bunu o kadar şık yapıyordu ki. İngilizdi. Hatta fazlasıyla İngilizdi ve bu o zamanlar bu benim için şimdi olduğundan çok daha fetiş bir durumdu. Düşününce bir gencin bir milleti bu kadar ikonik bir hale getirmesi çok saçma ve tehlikeli geliyor bu yüzden "This is England" beni çok çok etkiledi ve artık İngilizlerin kabullenemedikleri İngilizleri seviyorum. Yine de Maradona o meşhur Tanrı'nın elini başka bir ülkeye göstermiş olsaydı onu daha çok severdim diyebilirim. Neyse insan her zaman akıllı uslu cümleler kuramıyor. Bu kısmı dilerseniz kayıtlardan çıkabiliriz Memur Bey. Efendim? Kalsın mı? Tamam siz nasıl isterseniz sayın kanun koruyucu. Size Chuck Norris diyebilir miyim? Tamam. Pekala kızmayın devam ediyorum.

The Smiths diyorduk. Tamam Bruce süper bir insandı. Harika şarkılar söylüyordu ve romantizmi çamurdan değildi. Basit ve her haliyle kabul edilebilirdi. Üzerinizden akmıyordu. Ama nasıl diyeyim. Biraz fazla maskülendi. Efendim? Erkeksiydi memur bey. Yok hayır ben eşcinsel değilim ama ne biliyim sanki taşaktan daha önemli organlar var gibime geliyor. Yok yok kalp ve beyin demiyeceğim. Ne bileyim akciğerde önemli bir organ. En güzel organ organdır desem çok mu kötü bir kelime oyunu yapmış olurum dersiniz? Bari bunu kayıtlardan çıkarsaydık. Bakın görüyorsunuz The Smiths'in adını anmak, cümle içinde kullanmak ve bunun yanına Steven Patrick'ten bahsetmek bile insanın kafasının farklı oyunlar oynamak istemesine yetiyor. Biliyorum Springsteen ve gizli maçoluk bahsini kapatmaya çalışıyorum. İtiraf etmeliyim ki oldukça dikkatlisiniz memur bey. Moz, Keats'le Yeats'i sen al Wilde bana yeter diyordu. Tanrı biliyor ki sefilim diyordu çekinmeden. Bu konuda dinleyiciyi ikna etmek için o kadar güzel kelimeler seçiyordu ki kendi sefaletinizle gurur duymaya başlıyordunuz. Çok sıcak yazlar geçiyordu hayatımda. Gerçekten çok az arkadaşım vardı (hala daha öyle ama sarkazm bana fazlasıyla yetiyor, Morrissey sağ olsun) ve bu kıçından orkideler sarkan zayıf İngiliz bana bunda yanlış bir şey olmadığını anlatıyordu. Belki de anlatmıyordu ama ben müziğinden bunu anlıyordum. Belki yıllar boyunca herşeyi yanlış anladığımı söylebilirsiniz ama buna "o kadar salak mısın?"dan daha ince bir ayar cümlesi bularak bile cevap verebilirim. Polemiğe girmek istemiyorum ama girersem ağlarsın. Neyse anlatacak o kadar çok şey var ki daha bugün aldığım ikinci plaktan bile bahsedemedim. Yoruldum Memur Bey. Bir sigara molası versek. Bu arada gerçekten donut yiyor musunuz?

5/12/2007

Vicious Örovizyon



Sid and Nacy'i örovizyon gecesinde izledim. Uygar dünya adına yüksek müsadelerinizle, "Örovizyonda görmek istedikleriniz anketi"ne Sid Vicious cevabını vermek istiyorum.

5/02/2007

Kariyer biri bakar Kıyamet....

İnsanın yaptığı işten zevk alması koskoca bir palavra. Palavra kelimesi çok palavra tınlasa da durumu bu Rıfat Ilgaz sözcükten daha iyi tasvir edecek bir başka kelime bulamadım. Bundan yıllar önce The Clash derler daşak abidesi grubun ("guru"p mu?) dediği gibi aslında olayın özeti şudur:

"Career opportunities are the ones that never knock
Every job they offer you is to keep out the dock
Career opportunities, the ones that never knock"

Şuna inanıyorum ve aforizmalarım patlayana dek haykırıyorum ki "İnsan keyif aldığı işten para kazanamaz." İşte bu yüzden yapmaktan keyif aldığımız işleri "hobby" jöle kıvamında anketlere yazarken bile keyif alıyor ama pazartesi'den pazartesi'ye yastığımızdan çok iş arkadaşlarımızı görüyoruz. İş arkadaşı da bir başka koca palavra olarak an itibariyle koca yalanlar sıralamasıa +1 olarak girmektedir. Kendi tercihimiz olmamasına karşın zaten çekilmez olan iş yaşantımıza salt sosyalleşme sosu ihtiyacımızdan giren (bkz: Robinson Cruose) (bkz: Cuma) (bkz: Friday on my mind) bu insancıklar (istisnalar ne kaideyi ne de el-kaide'yi yerinden oynatamaz o yüzden küçük aklınızla bana sevdiğiniz iş arkadaşlarının hiç de umurumda olmayan isimlerini sıralamayınız lütfen. lütfen dedim polemiğe girmiyorum görüyorsunuz bundan cesaret alıp hala isim düşünenler varsa uzatmasın polemiğe girersem acının ta kendisini tadarsınız bu yüzden hala daha iş arkadaşlarını düşünen varsa lütfen http://www.hurriyet.com.tr 'de günün mühim haberlerini okumak için aramızdan ayrılsın ve bizi iş yaşamına olan nefretimizle başbaşa bıraksın yok direnicem "hem sen benim ne düşündüğümü nereden biliyorsun? eki eki" diyen cingözlerdenseniz yarın saat sabah 09:15 civarı içi buz dolu bir küvette bir böbreğiniz olmadan gözlerinizi açacak olmanın verdiği korku hissini şimdiden içinizden atmaya çalışsın zira tuvalet aynısının üzerinde böbreğinizin bir kısmıyla yazılmış "kayıpcinnet seni uyarmıştı" yazısını okuduğunuzda az önce yazdıklarımın basit bir tehdit ya da şöyle diyelim "uyarı" olmadığını anlayacak ve korkudan kalan tek böbreğini de sıçacaksınız. Bunları yapabilirim ve yaparım da. Şimdi şayet aramızda başka aklı evvel kalmadıysa devam ediyorum ve birazdan göreceğiniz üzere bu bir kaç cinfirkirli için açılmış ve haddinde fazla zamanımı(zı) alan paragrafı kapatıyorum) sizin arkadaşınız değildir. Arkadaşlar tercih ettiğimiz kimselerdir ve iş arkadaşlarımızın sevimli ya da sevimsiz komşulardan farkı yoktur. Zira nasıl oturduğumuz evler daha sonra komşu diyeceğimiz insanların üzerine yapılmış binalarsa Komşudan da ofisdaş'dan da arkadaş olmaz. Yapay bir ofis bitkisi bile daha arkadaştır. Bunu daha fazla yineleyemeceğim daha önce parantez içinde yazdıklarımla uyardıklarımın şu anda hürriyet gazetesini okuduğuna inanıyor ve iç huzuruyla bir paragraf başı yapıyorum.

Kariyer dediğimiz şey aslında betondan bir bariyerdir. Bu cümleyi fazla iddialı mı buldunuz o zaman sizi 8 senelik zorunlu eğitime geri yolluyorum. Sözde sıra arkadaşlarınızla elvan gazozu şişesinden soyulmuş yumurta geçirmeye çalışın ve bunun bilim olduğuna inanın, inanmayan varsa pamuk içinde taze fasulye yetiştirme deneyi yapabilir. O korkunç kokudan daha acı bir ceza olamaz.

Üniversite dediğimiz şeyi matah mı sanıyorsunuz. O da koca bir yalan. Hele benim gibi işletme falan okuduysanız daha büyük bir yalan. 4 senede öğrendiğiniz her şeyi unutun ve kendinizi ne kadar mutlu hissedeceksiniz. Aslında unutacağınız bir şey de yok. Kafanız çöp tenekesinden farksız. Burada o meşhur "Oracle" Larry Ellison forward mailinden bahsetmiyorum. Şayet bu sayfayı okuyan bir "iktisadi idari bilimler fakültesi" öğrencisi varsa hemen o bölümü bıraksın. Eksikliği hissedilmeyecektir. Üstelik o da bıraktığı bölümün bir eksikliğini hissetmeyecektir ki aslında önemli olan da bu. En önemli olan şey sizsiniz. Çalışacağınız firma değil. Emre Yılmaz mıyım? Hayır hiç de değil. Üst düzey yöneticilik yapıp malı vurduktan sonra antropoza girmiş ve business anarchist olmuş bir uzay maymunu falan hiç değilim. Siz ne diyorsunuz kredi kartı ekstrelerimi korkarak açıyor ve hayatta kalmak için borçla yaşıyorum. Çalışıyorum ve aslında "contemporary business" final sorularındaki kafası karışık beyaz yakalı gibi labirentte peynir arıyorum. Velhasıl labirentin sonunda peynir olmayacağını bilecek kadar "iş deneyimim var" ama placebo grubunda mıyım acaba diye de merak ediyorum ve sırf bu motivle devam ediyorum. Siz tabi buna inanmayacaksınız ve sanırım motivlerim konusunda bana güvenmemekle haklısınız. Devam etmemin bir başka nedeni de bu labirent örneğini çok sıkıcı bulmam. Bu yüzden bir başka paragrafı daha sonlandırıyorum. Yeni paragrafta neler yazıyor diye merak edenlere önceden hayırlı bir örnek veriyorum ki "sistemin dişlileri" klişesi bugünkü mönümüzde yok. Ama yine de a la carte ile alaturca arasında bir yerlerde dolanıyor olacağız.

Eminim ki bu paragrafı kimse okumayacak o yüzden kısa kesiyorum.

Evet bu paragraftan selefine oranla daha ümitliyim o yüzden bu hiç de adetim olmayacak kadar uzun yazıya devam ediyorum. Okulda öğrendiklerinizi unutarak başladığınız iş yaşamınız size hiç bir şey vaat etmiyor. Şayet 7 ölümcül günahtan daha tehlikeli olan "hırs" siz de varsa o zaman bir şansınız olabilir. Ama kendinizi şanslı hissediyorsanız o zaman "şans"tan ne anladığınızı bir daha düşünün. Büyük ihtimalle siz poker değil "okey" oyuncususunuz ve sizin "kısmetim açık" dediğiniz anda ben çoktan "log off" olacağım.

Call center'da çalışıyorsun. Sözde etkileyici bir sesin var (muhtemelen Tom Waits senin için bir şey ifade etmiyor) ve öğrencisin değil mi? Ne mutlu ki harçlığını çıkarıyorsun ha! Bana bakar mısın? Tamam bakamıyorsun ama beni Pai Mei varsay ve iyi dinle. Çal (hırsızlık yap) ama asla ama asla öğrenciliğinde iletişim merkezinde kulağında o komik kulaklıkla tanımadığın insanların saçmasapan talep ve şikayetlerini dinleme. Asgari ücret için değmez. O sidikli klişe örnekten hareketle pazarda limon sat (serbest pazar oh yeah!)

Stajyerlik ha? Başın göğe erecek değil mi? Bir işe yaramamayı iş tecrübesi mi zannediyorsun? Derdin cv doldurmak mı? Senin cv'in kimin umurunda? (Kabul bir an kendimi Tyler Durden sandım ama o bu paragraftan önceydi kaçırdın ve hiç de zeki değilsin adamım) Kariyer basamaklarını 3. sınıfta yapacağın stajla mı çıkacağını sanıyorsun? Kariyeri bir merdiven mi sanıyorsunda o ancak anonim olabilecek kadar zavallı (kesinlikle eminim ki kimse bu sözcüğün patentini üstüne almak istemiyor) merdiven benzetmesini yapıyorsun? Kendini heyecanlı falan mı hissediyorsun? Haydi canım fotokopi makinesi ve bol kısıtlamalı şirket bilgisayarından internet sitelerinde sözde "benchmark" dosyaları hazırlamak ya da ucuz, arkası mavi, önü şefaf (arka ve ön nereden baktığına göre değişen kavramlar değil midir ki?) plastik dosyalara kimsenin bir daha dönüp bakmayacağı toplantı notları mı zımbalamak istiyorsun? Harikasın ya! Forbes'a kapak olan parlak genç seni.

Bana baksana. Tamam bakman mümkün değil de hatırlatmama gerek yok herhalde beni Pai Mei olarak düşünecektin. Ok? Bu resimdekilerden birinin senin elin olacağını falan mı düşünüyorsun. Hesap makinesi ve kahve. Bunun toplantı olduğunuı falan mı sanıyorsun. Sanırım Oliver Stone'un Wall Street filminde kaldın sen. Yani yaşında el vermez büyük ihtimalle o filme ama ne biliyim sanki öyle gibi. Yok böyle bir dünya. Sen Michael Douglas'ın gençliği falan değilsin. Ben de Kirk Douglas değilim. Anlaştık mı? Düşünme böyle şeyler. Masa başında çalışarak zengin olamazsın. Hesap yap şimdi. 1.250 YTL net maaşla işe başladın. Her senede %20 oranında zam aldın. 10 sene sonra neredesin. Başladığın yerde. Unutma bak her sene %10 enflasyonla da ruhunu arındıracaksın. Haydi yemek ve servis benden sana hediye. Yüzyıla sesini veren dörtlüden dinliyoruz "with love from me to you!"

Haydi çocuklar aşıya...

5/01/2007

Hüküm et















Bu hükümet
Pir Sultan'a pasaport vermiyor,
Onu anladık.

Yunus Emre'ye de
Basın kartı vermiyor,
Onu da anladık.

Ama bu hükümet
Ferman çıkarmış
Karacaoğlan'ı
Otobüse bindirtmiyor.



C.S